Kur’an’dan sonra, yani kendilerine mutlak Hakikat En Yüce Makamdan geldikten sonra hangi söze (hadise), kabul edilmesi, uyulması gereken hakikat diye inanacaklar?
Allah (cc) bu soruyu Kur’an’da üç defa soruyor (Bkz: Mürselât 77/50. A‘râf 7/185. Câsiye 45/6)
Önce bu âyetlerde geçen hadis kelimesinin sözlük ve terim/kavram (ıstılah) anlamlarına, türevlerine ve Kur’an’da hangi manalarda kullanıldığına bakalım.
-Hadis kelimesi ve türevleri
‘Hadis’ kelimesinin aslı; ‘hadese’ fiili, masdarı da ‘hudus’tur. Bu da; vaki olmak, Yokken var olmak. Yeni olmak. Konuşmak, anlatmak demektir.
‘Hadestühû’; ona bir şey söyledim, anlattım, onunla konuştum denilir.
Bunun ‘haduse’ kalıbı; yeni olmak, genç olmak demektir.
‘hadese’ fiilinin ‘haddese’ kalıbı; haber vermek. Konuşmak. Hadis rivâyet etmek.
“İşte o gün, yer, kendi haberlerini anlatır (tühaddisü) .” (Zilzâl 99/4)
“(Münafıklar) inananlarla karşılaştıklarında «İman ettik» derler. Birbirleriyle başbaşa kaldıkları vakit ise: Allah'ın size açtıklarını, Rabbiniz katında sizin aleyhinize hüccet getirmeleri için mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz? derler.” (Bekara 2/76)
“haddese’l-nimeti; nimeti anıp şükretmek” demektir.
“Rabbinin nimetine gelince; işte onu an, anlat.” (Duhâ 93/11)
‘hâdese’ kalıbı; anlatma, nakletme, lakırdı etmek. Sohbet etmek. “racülün hâdisun, hikayeleri güzel anlatan adam” demektir.
‘tehaddese’ kalıbı; bir şeyden konuşmak. Haber vermek.
‘tehâdese’ kalıbı; birbiriyle konuşmak.
‘hadiseh (çoğulu; havâdis)’; başa gelen büyük felaket, yaratılmış, mahlûk, haber, yeni olan olay. Yeni. Kaza.[1]
‘Muhâlefetün lil-havâdis’; Allah’ın zâtî sıfatlarından, sonradan olanlara benzememek.
‘hades’; Necaset-i hükmiyye. Abdestsizlik.
‘hâdis’; yeni…
‘ihdahdese’; yeni bir şey ortaya çıkarmak. Yeni bulmak.
‘muhaddis’; Peygamberin sözünü nakleden, rivâyet eden, hadis âlimi.
‘hudûs’; araz olsun, cevher olsun, bir şeyin başta yok iken sonradan var olmasıdır.
Yine bu kökten gelen ‘uhduse’ (çoğulu; ehâdis); masal, martaval. Yalan. Konuşma konusu. Hâdise (olay). (Bkz: Sebe’ 34/19)
‘hades’; genç, yaşı küçük. Alışılmamış çirkin iş. Olay. Necâset-i hükmiyye, abdestsizlik hâli.
‘hadesân’; iki hades yani gece ve gündüz.
‘Hadese’nin ‘ıhdese’ (if’al) kalıbı; bir şeyi yeniden meydana getirmek. İcad etmek. Arapça’da “ehdestü milken-yeni bir güç elde ettim” deyimi vardır.
Cevherleri ihdas etmek, ancak Yüce Allah tarafından gerçekleştirilebilir.
Başka bir hâl, durum, pozisyon meydana getirme anlamında kullanılır.
“Bilemezsin, olur ki, Allah bunun ardından bir (başka) hâl meydana getirir (yuhdisü).” (Talâk 65/1)
Anlatma, açıklama yapma, durumu beyan etme anlamında.
“(O kul:) Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye (ehdisü) kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma! dedi.” (Kehf 18/70)
“Sana onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik. O'nda, uyarıları teker teker bildirdik. Böylece takva sahibi olurlar veya onlar için öğüt veren (yuhdisü) bir hadis (söz, anlatı, bildirim, uyarı).” (Tâ-Hâ 20/113)
Belki onun arkasından bir iş çıkarır.
“Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa kendisine yazık etmiş olur. Bilemezsin ki; belki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarıverir (yuhdisü).” (Talak 65/1)
Bu bir hadis rivâyetinde şöyle geçiyor:
“Men ehdese fi emrinâ hâzâ mâ leyse minhu fe hüve râddün-Her kim bizim şu işimizde (dinimizde) ondan olmayan bir şeyi ihdas ederse o, reddedilmiştir!”[2]
İhdas Allah’a nisbetle var etme, yaratmadır. İnsana nisbetle sonradan yapma, bir anlamda uydurmadır.
Bu da ya bir şeyin kendisinde gerçekleşir, ya da örneğin “bir mülkü ihdas ettin” manasına gelen” sözünde olduğu gibi, bir nesneyi bir kimsenin yanında ihdas etme” şeklinde gerçekleşir.[3]
Bu kalıbın tümleci (ism-i mef’ul’u) ‘muhdes’; sonradan olan, yok iken sonradan icat edilen, uydurulan şeydir. Ya da her yeni ortaya çıkan iş veya söze ‘muhdes’ denir. Bir âyette ‘yeni’ manasında geçiyor:
“Rab’lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı, muhdes) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler.
O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: “Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?” (Enbiyâ 21/2-3)
“Ne zaman Rahmân’dan kendilerine yeni bir uyarı (muhdes) gelse mutlaka bundan yüz çevirmektedirler.” (Şu’arâ 26/5)
Kavram olarak; Kur’an’da ve hadislerde olmayan veya Rasulüllah’ın ve sahabelerin uygulamalarında olmayan, sonradan uydurulmuş inanç veya ibadetlerdir. Diğer adıyla ‘bid’at’tır.
“Kuşkusuz ki, sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabıdır. Yolların en hayırlısı da Muhammed’in yoludur. İşlerin en şerlisi ise sonradan uydurulan şeylerdir (muhdes’tir)! Dine sonradan sokulan her şey bid’attır! Her bid’at sapıklıktır da ateştedir!”[4]
Hadîs ne demektir?
‘hadîs’ sözlükte; eskini zıddı olarak yeni (çoğulu; ehâdis), haber, söz anlamlarına gelir. Arapça’da ’sevbun hadisun’ denir ki bu da yeni elbise demektir.
Araplar meşhur günlerini hadisin çoğulu olan ‘ehâdis’ diye adlandırmışlardı. Kendisinden darbı mesel (atasözü) yapılan kelime hakkında ‘sâre uhdüseh’ veya ‘sâre hadîsen-darbı mesel oldu’ denmiş.
Uyanıkken ya da uyurken, insana işitme veya kulak, ya da bir vahiy vasıtasıyla ulaşan her söze hadis denir.
Bir fiil olsun ya da söz olsun gerçekleştirildği veya söylendiği vakte yakın olan her şeye ‘hadis’ denir.[5]
Hadis kelimesi hadislerde de genellikle söz anlamında geçmektedir.
-Kur’an’da hadis
Hadîs kelimesi Kur’an’da 18 yerde, bir kaç anlamda geçiyor.
1.Söz anlamında
“Hani Elçi eşlerinden birine, gizli bir söz (hadisen) söylemişti...” (Tahrim 66/3)
“Ey iman edenler! Size izin verilmedikçe Peygamberin evlerine girip de yemeğin hazırlanmasını beklemeyin; fakat yemeye çağırıldığınızda girin; yemeğinizi yiyince de hemen dağılın, söze (hadise) dalıp oturmayın...” (Ahzâb 33/53)
“Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır.
Onlara bir iyilik gelirse, “Bu, Allah’tandır” derler. Onlara bir kötülük gelirse, “Bu, senin yüzündendir” derler. De ki: “Hepsi Allah’tandır.”
Bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiç bir sözü (hadis’i) anlamıyorlar!” (Nisâ 4/78)
“Âyetlerimiz hakkında dedikoduya dalanları gördüğün vakit başka bir söze (hadis’e) dalıncaya kadar onlardan yüz çevir, uzaklaş. Şayet şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (kalk), o zalimler grubu ile beraber oturma.” (En’am 6/68)
“Oysa Allah size Kitap’ta (Kur’an’da) “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze (hadis’e) geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın, aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirmiştir.
Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” (Nisâ 4/140)
“O kıyâmet günü, Allah’ı inkâr edip Elçi’ye isyan edenler, yer yarılıp içine girmiş olmayı isterler ve Allah’tan hiç bir söz (hadisen) gizleyemezler.” (Nisâ 4/42)
Allah’tan daha doğru sözlü:
“Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Andolsun, sizi kıyâmet gününde mutlaka bir araya toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur.
Kimdir sözü (hadis’i) Allah’ınkinden daha doğru olan?” (Nisâ 4/87. Ayrıca bkz: Yûsuf 12/111)
2.Haber anlamında
“Mûsâ’nın haberi (hadisi) sana ulaştı mı?” (Tâ-Hâ/9. Nâzi’ât 79/15)
“İbrahim'in ikram edilmiş konuklarının haberi (hadisi) sana geldi mi?” (Zâriyât 51/24)
“Firavun ve Semûd ordularının haberi (hadisi) sana geldi mi?” (Bürûc 85/17-18)
“Dehşeti her şeyi kaplayan kıyâmetin (Ğâşiye’nin) haberi (hadisi) sana geldi mi?” (Ğâşiye 88/1)
“Rabbim! Gerçekten bana mülk verdin ve bana olayların (ehâdis’in) yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada ve ahirette sen benim velimsin. Benim canımı müslüman olarak al ve beni iyilere kat.” (Yûsuf 12/101)
“Küfür yoluna sapıp peygamberi dinlemeyenler o gün yerin dibine batırılmayı temenni ederler ve Allah'tan hiç bir haberi (hadisen) gizleyemezler.” (Nisâ 4/42)
3.İbretlik hikâye anlamında
“Bunun üzerine: Ey Rabbimiz! Aralarında yolculuk yaptığımız şehirlerin arasını uzaklaştır, dediler ve kendilerine yazık ettiler.
Biz de onları, ibret kıssaları (ehâdis) hâline getirdik ve onları büsbütün parçaladık.
Şüphesiz bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.” (Sebe’ 34/19)
Yani onları kendileriyle temsil getirilecek birer haber, hikâye hâline getirdik.
“Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete kendi peygamberi geldikçe, onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardından helâk ettik ve onları birer ibretli hikâye (ehâdis) yaptık. Artık inanmayan bir kavim, Allah’ın rahmetinden uzak olsun!” (Mü’minûn 23/44)
4.Olay, haber/hadise (çoğulu; yine ehâdis) anlamında
Üç âyette Yûsuf’a (as) hitaben yer alıyor: “İşte Rabbin seni böylece seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu (te’vilü’l-ehâdis) öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak’a nimetlerini tamamladığı gibi sana ve Yakub soyuna da tamamlayacaktır. Şüphesiz Rabbin hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Yûsuf 12/6)
“Onu satın alan Mısırlı kişi, hanımına dedi ki: “Ona iyi bak. Belki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.”
İşte böylece biz Yûsuf’u o yere (Mısır’a) yerleştirdik ve ona olayların (ehâdis’in) yorumunu öğretelim diye böyle yaptık. Allah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf 12/21)
“Rabbim! Gerçekten bana mülk verdin ve bana sözlerin (ehâdis’in) yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada ve ahirette sen benim velimsin. Benim canımı müslüman olarak al ve beni iyilere kat.” (Yûsuf 12/101)
5.Lehve’l-hadîs anlamında
Allah (cc) bir âyette şöyle buyuruyor:
“İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlenceye almak için, eğlencelik asılsız ve faydasız sözleri satın alır. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.
Ona âyetlerimiz okunduğu zaman; onları hiç işitmemiş gibi, kulağında bir ağırlık var da büyüklenerek arkasını döner. Ona, elem dolu bir azabı müjdele.” (Lukman 31/6-7)
‘Lehv’ kelimesinin kökü olan ‘lehâ’; sözlükte, bir şeyle oyalanmak, bir şeyden pek hoşlanarak onunla avunup durmak anlamına gelir.
Aynı kökten gelen ‘elhâ ve lehhâ’; oyalanmak, bir kimseyi sazlarla veya oyun aletiyle oyalamak, meşgul etmek, bir şeyle eğlendirmek anlamlarına gelir.[6]
‘Lehv ve lahvu’; insanı faydalı ve önemli şeylerden meşgul eden, endişenlendiren, ya da huzursuz eden, dikkatini başka bir şeye çevirmesine sebep olan şey, eğlence demektir.
Kendisinden insanın zevk alıp eğlendiği, ama bitip sona eren[7], kişiyi neşelendiren ama başka (önemli) şeylerden alıkoyan oyundur.
Araplar insanı lüzümsuz yere meşgul eden her şeye ‘lehv’ derler.[8]
“Onlar bir ticaret ve lehv gördükleri zaman ona koşuştular ve seni ayakta bıraktılar....” (Cumua 62/11) âyetinde geçen ‘lehv’, ticaret kervanının geldiğini haber vermek üzere çalınması adet olan kös, def, dümbelek veya davul gibi çalgı aleti olarak da tefsir edilmiş.[9]
Kur’an‘da ‘lehv’ kelimesi fiil ve isim olarak oyalama, alıkoyma, eğlenme, eğlenceye dalarak oyalanma, meşgul olma, yüz çevirme anlamlarında geçiyor. Mesela;
“Şüphesiz dünya hayatı bir oyun ve eğlence (lehv)den başka bir şey değildir. (Müttakiler için) elbette âhiret yurdu daha iyidir. Düşünmüyor musunuz?” (En’am 6/32. Ayrıca bkz: Ankebût 29/64. Muhammed 47/36. Hadid 57/20)
‘Lehve’l-hadîs’ lafzi olarak; söz eğlencesi demektir. Yani insanı eğlendiren, oyalandıran, asıl görevinden alıkoyan, ama gerçekten uzak söz, eğlence ve benzeri şeylerdir.
-Lehv: İnsanı oyalayan şey
İnsanı oyalayan, eğlendiren ve onu asıl görevini yapmaktan alıkoyan bütün uğraşılar; boş ve amaçsız hedefler, dünya hayatının geçiciliği ve insanı oyalandırması bu kelime ile anlatılıyor.
Kendisinden zevk alınan, ama devam etmeyen, günün birinde sona ermesi kesin olan bütün oyalanmalar ‘lehv’dir.
Dünya hayatı çeşitli açılardan insanlara zevk vermekte, onları eğlendirmekte, oyalandırmaktadır. Ancak dünyadaki bütün bu zevkler ve eğlenceler bitmeye mahkûmdur.
Bu durumu ‘lehv’ kelimesi güzel bir şekilde ifade ediyor.
Kur’an dünya hayatının hâlini, geçici zevk verici tarafını, oyalandıran yönünü, eğlendiriciliğini ‘lehv’ ve laib-oyun’ kelimeleri ile anlatıyor.
Yani, dünya hayatı herkes için çocukların eğlenmek için bir süre çıkıp vakit geçirdikleri, sonra eve geri döndükleri bir oyun gibidir. O oyunda kral rolü oynayan asıl kral değildir. Oyun bitince krallık da sona erer.
-Lehve’l-hadis nedir?
‘Lehv’ ile ‘hadis’ kelimelerinden meydana gelen bu kalıp ifade sözlük anlamıyla ‘söz eğlencesi, ya da oyalayıcı söz’ demektir.
Yani duyanı etkileyen, önemli şeylerden oyalayan, kendi havasına çeken, çevresindeki başka şeylere karşı duyarsız hale getiren söz, eğlence, takıntı veya faydasız meşguliyet demektir.
Sözlük anlamı yönünden bunun pek olumsuz bir yanı yoktur. İnsan etkileyici, ruha hoş gelen seslerden, nağmeli, sanatlı sözlerden etkilenir, tad alabilir. Sonuçta insanın yapısı bu türlü nağmeli, müziksel, hoş seslere meyillidir. Bunun kınanacak bir tarafı da yoktur.
Ancak Kur’an ‘lehve’l hadîs’i tümüyle olumsuz anlamda kullanıyor. Çünkü burada kasdedilen ‘boş ve oyalayıcı söz’ insanı Allah’tan ve O’na itaat etmekten, faydalı faaliyetlerden oyalayan söz veya takıntıdır.
‘Lehve’l-hadis’ istek ve tutkuları kışkırtan, azdıran, lüzumsuz yere meşgul eden, ona kulluk görevlerini ihmal ettiren veya unutturan, boş, gereksiz, faydasız sözleri ve eğlenceleri de anlatır.
Bunlar, dedi kodu olduğu gibi; saçma sapan konuşmalar, sulu ve pespâye şakalar, seviyesiz güldürüler, gevezelik, saçma sapan hikâyeler, masallar, efsâneler, nağmeler, müzikler, sapık görüşler olabilir.
Burada dikkat edilmesi gereken şey, ‘lehve’l hadis’ diye nitelenen şeyin, insanı hidâyetten uzaklaştırması ve Allah’a itaatten alıkoymasıdır.
Şüphesiz hafif ve ders verici şakalar, ibret/ders verici, hikmetli hikâyeler, günâha sürüklemeyen süslü sözler, çirkinliği ve günahı övmeyen müzikler, İslâm inancına aykırı olmayan fikirler haram/kötü değildir.
Taberî diyor ki: ‘Lehve’l-hadis’, Allah’ın âyetlerinden ve O’nun yoluna uymaktan alıkoyan her türlü sözdür ki, bunu söyleyen, Allah’a ve müslümanlara muhalafet olsun diye söylemektedir.[10]
Saptırıcı hurafeleri, fesada ve günâha davet eden hikâyeleri, şiirleri, şarkıları, çalgıları –eğer kişiyi oyalayıp Allah’tan uzaklaştırıyorlarsa- buna katabiliriz.[11]
Bu kavram, insanı haktan ve hayır’dan saptıran ve alıkoyan, bâtıla davet olan her şeyin ortak adıdır.
Öyleki insan ona takılır, onunla oyalanır, onunla zevklenir. Öylesine o zevk veren şeye dalar ki, zaman geçer, yıllar ilerler, ömür tükenmeye yüz tutar, o hâlâ oyalayıcı şeyler ile meşguldur.
Âyetteki ‘lehve’l-hadis’ ifadesi belli bir kişiyi kasdetmeyip bir zihniyete, bir kafa yapısına işaret ediyor.
Âyet, her devirde, her ülkede insanları Allah (cc) yolundan, ibadetten ve kulluk görevlerini yapmakltan alıkoyacak şeytanî tuzaklara dikkat çekiyor. Bu şeytanî tuzakların adı, şekli, icrası farklı olabilir. Ama değişmeyen özelliği, insanları birazcık zevklendirerek oyalaması. Hak yoldan ayrılmalarına sebep olması. Zevk ve eğlenceye daldırıp asıl görevlerinden gaflete düşürmesi.
Âyette işaret edildiği gibi insanlardan bazıları boş sözlere, oyalayıcı eğlencelere, faydasız ve amaçsız işlere müşteri olurlar. Ya da hak olan şeylere karşı muğalata yaparlar, gürültü çıkarırlar, olumsuz propagandalara baş vururlar.
Ancak bunlar gerçek bilgiden yoksun câhillerdir.
Böyle yapmalarının sebebi, insanları Allah’ın yolundan saptırmaktır. Kendileri zaten sapıklıkta olduğu için, başkalarını da kendi çizgilerinde görmek isterler.
Onlara ibadet, ölüm, âhiret, ebedi hayat gibi âyetler hatırlatıldığı zaman burun kıvırırlar, sırtlarını dönüp giderler.
Bunlar kibirli, gururlu, kendilerini bir şey zanneden aldanmışlardır.
-Lehve’l-hadis aldatması
Allah (cc) Lukman Sûresinin hemen başında, burada anlatılanların hikmetli bir Kitab olan Kur’an’ın âyetleri ve bu âyetlerin ‘muhsinler’ için hidâyet (doğru yolu gösterici) ve rahmet olduğunu söylüyor.
Sonra da muhsinleri (iyilik edenleri, işlerini güzel yapanları) överek onların bazı özelliklerini sayıyor.
‘Muhsin olanlar’, kendileri için bir ‘hidâyet’ ve rahmet olan Kur’an’a, yani Rabblerinin kendilerine ne indirdiğine kulak verirler. O’ndan gelen her şeyi can kulağı ile dinlerler. Onlar, Allah’ı âyetlerini başka bir şeyle değiştirmezler. Âyetlerin gereğini yaparak mutluluk bulurlar, bununla kurtuluşa ererler.
Buna karşın insanlardan bazıları Allah’ın âyetlerinden ve onların gereğini yapmaktan, böylece onlardan yararlanmaktan yüz çevirirler. Onların değerini bilmezler. Onlara uymakla elde edecekleri kazançtan, onlara karşı gelmekle elde edecekleri bedbahtlıktan, zararlardan haberleri yoktur.
Böyleleri, bilgisizce Rabblerini âyetlerini bir tarafa atarlar, ya da onlardan yüz çevirirler; ama ‘lehve’l hadis’i, oyalayıcı, saptırıcı ve Hakk’tan yüz çevirtici sözlere ve eğlencelere meylederler. Onlara birer muhteris müşteri olurlar. Hatta onlara yüklü miktarda para ödeyerek satın alırlar. Yani para ödemelerse de benimserler.
Satın aldıkları, benimsedikleri bu ‘lehve’l hadis’le oyalanırlar, eğlenirler. Onunla meşgul olarak kulluk görevinden gaflete düşerler. İnsan olarak yapması gereken daha önemli işlerden yüz çevirirler.
Bununla da kalmayıp bunu insanları Hakk’tan saptırmak için bir tuzak gibi kullanırlar. İslâm’ın ölçülerini küçümserler ve Kur’an’ın davetiyle alay ederler.
‘Lehve’l-hadîs’i İslâmî davetten hoşlanmayanlar dün Mekke’de, daha sonra dünyanın her yerinde bir tuzak olarak kullandılar. Günümüzde de kimileri kullanmaya devam ediyorlar.
Bu yolla Kur’an’ın etkisini, ona olan ilgiyi azaltmaya, önlemeye çalışıyorlar.
Lehv kelimesinin, bir şeyle oynamak, bir şeyden pek hoşlanarak onunla avunup durmak anlamına geldiğini, insanı faydalı ve önemli şeylerden bir müddet meşgul eden, eğlence türü, ama sonunda bitip tükenen seyler olduğunu tekrar hatırlayalım.
-Sonuç olarak
Lehve’l-hadis tabiri hem bir gerçeğe işaret ediyor, hem de bir uyarıdır.
“Evet bazıları oyalayıcı şeylere takılıp kalsa da, ey iman edenler, siz bu gaflete düşmayin. Lehv tuzağına takılıp âhireti, hesabı ve amellerin karşılığının verileceğini unutmayın” diyor.
Müslüman dünya hayatını bir imtihan, âhiretin tarlası ve ebedi mutluluğu kazanma yeri olarak bilir.
Bundan dolayı hayatı Kur’an’ın lehv (geçici zevk) ve la’b (oyun) tarzında değerlendirmez.
Kendisine ve başkalarına hiç bir faydası olmayan şeylerle meşgul olma yerine; iyiliklerin, güzelliklerin, her şeyde kaliteli ve değerli, dinen meşru olanın peşine düşer.
Kulluk görevlerini, geçici zevk veren ve oyalayan lehv’ler yüzünden ertelemez. Bu
Bu ifade ile ilgili daha fazla bilgi için şu makaleye bakılabilir:
https://www.huseyinece.com/index.php/makalelerim/uzun-makaleler/1241-oyalayici-soz-lehve-l-hadis
6.Kur’an anlamında
Allah (cc) kendi kitabını ‘hadis’ diye de isimlendirdi.
“Andolsun ki, onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’an, uydurulabilecek bir söz (hadisen) değildir. Fakat kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi ayrı ayrı açıklayan ve inanan bir toplum için de bir yol gösterici ve bir rahmettir.” (Yûsuf 12/111)
“Yoksa “O Kur’an’ı kendisi uydurup söyledi” mi diyorlar? Hayır, iman etmiyorlar.
“Eğer doğru söyleyenler iseler, haydi onun (Kur’an’ın) gibi bir söz getirsinler!” (Tûr 52/33-34)
“Şimdi siz gaflet içinde eğlenerek bu söze mi (Kur’an’a mı) şaşıyorsunuz, gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?” (Necm 53/59-61)
“Onlar göklerdeki ve yerdeki sınırsız hükümranlık ve nizama, Allah’ın yarattığı her şeye, ecellerinin yaklaşmış olabileceğine hiç bakmadılar mı? Peki, bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?” (A’râf 7/185)
“Demek sen, bu söze/hadis’e (Kur’an’a) inanmazlarsa, arkalarından üzülerek âdeta kendini tüketeceksin!” (Kehf 18/6)
“Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz.” (Vâkı’a 56/81)
“Bu sözü (Kur’an’ı) yalanlayanlarla beni baş başa bırak. Biz onları bilemeyecekleri biçimde adım adım helâka yaklaştıracağız.” (Kalem 68/44)
“Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab'ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumuşar.
İşte bu Kitap, Allah'ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.” (Zümer 39/23)
“... Bu topluluğa ne oluyor da kendilerine söylenen sözü (hadisi) anlamaya yanaşmıyorlar?” (Nisâ 4/78)
-Istılah (terim/kavram) olarak hadîs
Şeriat örfünde hadis, Rasûlüllah’a nisbet edilen şeylerdir, yani Peygamberin sözleri, fiilleri, takrirleridir.
Ebu’l-Bekâ, hadisi şöyle tanımlıyor: “Hadis tahdis masdarından bir isimdir, haber vermek manasındadır. Sonraları Rasûlüllah’a (sav) nisbet edilen bir söze, fiile veya takrire hadis denmiştir.
Hadis hangi şekilde kullanılırsa kullanılsın, yine de haber vermek manasına gelir.[12]
Bazı âlimler hadis kelimesinde ‘yenilik’ anlamı olduğunu sezerek onu kadim kelimesinin zıddı olarak kullanmışlar. Onlar kadim sözüyle Kur’an’ı, hadis sözüyle de Rasûlüllah’a izafe edilen şeyleri kasdetmişler.
Bu da bize o âlimlerin kelâmullah yerine, hadisullah demekten ne derece kaçındıklarını gösterir. Nitekim bu titizliği İbni Mâce’de görüyoruz.
“... Sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır hadisi; “ehsenu’l-hadisi Kitabullah” şeklinde gelmiş. Ama İbni Mâce bunu kelâmullah şeklinde nakletti.
“Innemâ humâ isnâni, el-kelâmu ve’l-hedyü. fe ehsenu’l-kelâmi kelâmullah ve ehsenü’l-hedyi hedyü muhammed. Onlar da biri kelâm, diğeri hidâyet olmak üzere iki tanedir. Kelâmın en güzeli Allah’ın kelâmı, hidâyetin en güzeli Muhammed’in hidâyetidir.”[13]
Bizzat Rasûlüllah (sav) kendi sözü hakkında hadis kelimesini kullanmıştır. Bununla sanki o, kendine ait olanla olmayanı birbirinden ayırmış gibidir. Hatta denilebilir ki, hadis sözünün sonraları ıstılah olarak kullanılması prensibi Rasûlüllah’ın bu ifadesine dayandırılmış.
Kur’an’da ve hadislerde söz manasında kullanılan hadis, bu manasıyla Rasulüllah’ın sözlerine denmiş ve süreç içerisinde terim (ıstılah) manası kazanmıştır.
Şöyle tanımlanıyor: “Rasulüllah’a nisbet edilen söz, fiil ve takrirlere (onaylarına) hadis denir.”[14]
Sünnet esasında hadisin mukabili değildir. Sözlük anlamına bakılarak Rasûlüllah’ın günlük yaşlayışında takip ettiği dinî yol anlamında kullanılmış. Zira sünnetin sözlük anlamı yol, gidişat, âdet edinilen şey demektir.
Sünnet daha çok Rasûlüllah’ın fiilerini ifade ettiği için hadisin bir bölümüdür. Rasûlüllahın sözleri hadis olduğu gibi, fiilerinin, takrirlerinin ve vasıflarının (şemâilinin) nakledilmesi de hadistir.
Hadisciler ‘haber’ ve ‘eser’ kelimelerini de sünnetin eş anlamsı kabul edip hadis anlamında da kullanmışlar.[15]
Hadis kelimesiyle ilgili bu açıklamalardan sonra gelelim başlıktaki soruya...
-Kur’an’dan sonra hangi söze (hadise) inanacaklar?
Bu soru Kur’an’da üç defa geçiyor:
Birincisi;
Mürselât Sûresi genelinde inkârcıların yanlış inanç ve tutumları, bu yüzden âhirette kavuşacakları cezalar hakkında bilgi verildikten ve uyarılar yapıldıktan sonra kurtuluşun ancak Kur’an’a inanıp onun hükümlerine uymakla, hayatı onunla inşa etmekle mümkün olduğunu bildiren ayetle son buluyor.
Son âyette her yönüyle mu’cize (olağanüstü) olan Kur’an’a inanmayan inkârcıların, bundan sonra iman edecekleri Kur’an’a benzer herhangi bir sözün veya bir kitabın bulunmadığı vurgulanıyor. Dolaysıyla inkârcıların akıllarını kullanmaları tavsiye ediliyor.[16]
“Onlara, “Rükû edin (namaz kılın)” dendiği zaman rükû etmezler.
O gün vay yalanlayanların hâline!
Onlar artık ondan (Kur'an'dan) sonra hangi söze inanacaklar?
O gün vay yalanlayanların hâline!” (Mürselât 77/48-50)
“Ondan” zamiri Kur’an yerine kullanıldı.
O suçlular (yalanlayanlar), Allah tarafından gönderildiğine dair açık deliller taşıyan bu Kur’an’ı yalanladıktan sonra artık hangi söze iman edeceklerdir?[17]
O, bizzat mu'cize olduğu ve açık delilleri, derin manaları içine aldığı, Allah Rasûlünun doğruluğunun kesin delili olan hâlde ona îman etmezlerse demektir.[18]
Semâvi kitaplar arasında da apaçık bir delil ve üstün bir mu'cize olmasına rağmen Kur'ân'a inanmazlarsa, ondan başka hangi kitaba inanacaklar, onu tasdik etmezlerse neyi tasdik edecekler.[19]
Halbuki ondan sonra onun benzeri hak bir kitap yoktur.[20]
İki dünya olaylarını, iki yaratılışın haberlerini, kesin deliller ve açık belgeler burhanlar üzerine kurulmuş hârika ve mu’cize bir üslûpla anlatan Kur’ân'a onlar inanmadıktan sonra hangi söze hak diye inanacaklar?[21]
Şüphesiz ki iman edilecek en doğru söz Kur’an’dır. Bütün sözler içerisinde en doğrusu, en aydınlatıcısı, en inanılır ve güvenilir olanı, ayrıca inanıp izleyenlere en yararlı ve kurtarıcı olanı Allah’ın sözüdür.
En‘am 6/115te “Allah’ın kelimesinin (kelâmının) hem doğruluk, hem de adalet bakımından tam”, yani eksiksiz kusursuz olduğu haber veriliyor.
Sûrede on defa "yalanlayanların o gün vay hâline!" âyeti bir tekrar değil uyarı içindir. Zira bu âyetin zikredildiği her seferinde diğerlerinde anlatılmayan bir husus yer alır. Bir konu zikredilip arkasından böyle deniyor.[22]
“Onlar artık ondan (Kur'an'dan) sonra hangi söze hak diye inanacaklar?”
Belki yalçın kayaları sarsan, sıra dağları depreme tutulmuş gibi sallayan bu söze (Haşr 67/19), bu Kur'an'a inanmayan kimse artık hiç bir hak söze inanmaz.
Böylesi zavallıların akıbeti artık bedbahtlık, mutsuzluk ve acı sondur. Bu bedbaht kötü kimseyi fena bir akibet bekliyor.
Bu Sûre özü, ifade yapısı, ahengi ile, sarsıcı sahneleri ile etkileyici bir uyarıdır. Bu uyarıya hangi kalp dayanabilir. Kur'an'ı indiren ve ona bu yüksek etkileme gücünü bağışlayan Allah ne kadar yücedir![23]
İnsanlara hak ve bâtıl arasındaki farkı anlatan Furkan olan Kur'an'ın nâzil olması insanlık tarihi açısından çok önemli bir olaydır. Kur'an'ı okuyarak ve dinleyerek iman etmeyen bir kişiye başka hangi şey, hangi söz doğru yolu gösterebilir?[24]
İkincisi;
“Onlar göklerdeki ve yerdeki sınırsız hükümranlık ve nizama, Allah’ın yarattığı her şeye, ecellerinin yaklaşmış olabileceğine hiç bakmadılar mı?
Peki, bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?” (A‘râf 7/185)
Yani bu Kur’ân'dan sonra... demektir.[25]
Hadis kelimesinin burada Kur’an olduğunun bir delili de bundan önceki “O, ancak apaçık bir uyarıcıdır” âyetidir. (A’raf 7/184)
Nitekim diğer bir âyette de şöyle denilmektedir: "Allah, sözün en güzelini indirmiştir." (Zümer 39/23)
İnkârcılar sonuç çıkaracak şekilde göklerin ve yerin mülküne, Allah’ın sayısız varlığa bakmıyorlar mı? Bakmıyorlar. Baksalar bütün bunları Yüce bir Kudretin yarattığını anlarlar. Bunlar O Yaratıcının sonsuz gücünü, yüceliğini, malik oluşunu gösterir. Bunu idrak etseler, davet edildikleri şeyin de Hakikat olduğunu anlarlar. Bunun beraber ömürlerinin sınırlı olduğunu da, ecellerinin yaklaşmış olduğunu da...
O zaman onların yapacağı şey, ölüm gelmeden önce Hakikati anlamak, kendilerini kurtaracak şeye, Kur’an’a yönelmektir.
"Artık ondan sonra hangi söze” yani Kur'ân’a dan sonra. Ona îman etmiyorlarsa, neye, hangi söze hak diye inanacaklar.
Ecelleri yaklaştığı hâlde neden Kur'ân'a îman etmeye koşmuyorlar? Belki yakında ölecekler, çünkü her şey fâni. Ecelle ilgili gerçek bu kadar açığa çıktıktan sonra inanmak için neyi bekliyorlar? Eğer Kur’an’a iman etmezlerse ondan daha gerçek hangi söze iman edecekler?[26]
Ya da Allah'ın yarattığı ve adına yaratık (mahluk) denilen, sayılarla ifade edilemeyecek olan her şeye ve her varlığa, bir anlamda kevnî (yaratılış) âyetlere bakmıyorlar mı, onların üstüne düşünmüyorlar mı?
Onlara düşen bunlara bakıp ders çıkarmak, ne yaptıklarını gözden geçirmek, hakikati arayıp tasdik etmek, ecel gelmeden doğru yolu bulmak, kendilerini kurtaracak ne ise onu kazanmaya çalışmaktır. Kur’an ile hakikat beyan edilmiştir. Yapılacak şey Kur’an’a inanmak, onun ölçüleriyle hareket etmektir.
Bu öyle iken Kur’an’dan sonra daha gerçek, inanmaya layık, en isabetli ölçüleri kendisinden alabileceğimiz hangi söz, hangi kitap, hangi iddia inanmaya değer?[27]
Allah (cc) bazı insanların imandan yüz çevirme sebeplerini açıkladıktan sonra şu gerçeği haber veriyor:
Yerin ve göklerin mülkü, hükümranlığı, hakimiyeti Allah’a aittir. Her ikisinde olan şeyleri yaratan da, yöneten de O’dur. Hayatı ve ölümü var eden de O’dur. (Mülk, 67/2) Hakikat böyle iken inkârcılar ne bu âyetlere bakarlar, ne de ecellerinin yaklaştığına... Öldükten sonra Cehennem’e gideceklerini de hesaba katmazlar... Bu gerçekleri anlatan Kur’an’dan sonra hangi söze (kelâma), kimin görüşlerine hakikat diye inanacaklar?[28]
Allah’ın âyetlerini yalanlayan bu insanlara kur’an soruyor: Allah'ın mülküne, göklerde ve yerdeki geniş saltanatına ve oralarda yarattığı varlıklara hiç bakmazlar mı ki, ibret alsınlar ve bunları bir var edenin olduğunu anlasınlar... Böyleleri bugün veya yarın öleceklerini, inkârcı oldukları için Cehennemi hak edeceklerinden korkmazlar mı? Onlar Kur'an’ı tasdik etmiyorlarsa, artık hangi söze hakikat diye inanacaklar? Hangi uyarıya, hangi ikaza kulak verecekler?[29]
İnkârcılar Allah’ın göklerde ve yerdeki hükümranlığına, kudretine bakıp ibret almazlar. Bakıp ibret alsalardı; bunların yaratıcısı ve sahibi O olduğunu, ibâdetin yalnızca O’na yapılması gerektiğini ve hâlis dinin ancak O’na ait olduğunu idrak ederlerdi.
Bunla beraber O'na îmân eder ve O'nun son Elçisini tasdik ederler, O'na itaata dönerler, Allah’a eş koştukları şeylerden ve putlara kulluk yapmaktan yüz çevirirlerdi. Dahası ecellerinin yaklaşmış olmasından, inkârcı olarak öldükleri zaman Cehennem’i boylayacaklarından korkarlardı.
“Bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?” Muhammed (sav) gibi emin ve sâdık bir Elçiye indirilen Kitaba iman etmezlerse, onun uyarı ve korkutmalarını ciddiye almazlarsa, bundan sonra hangi söze din diye, inanılması gereken hakikat diye iman edecekler, hangi sakındırma ve uyarıya kulak verecekler?[30]
Kur'an ile insana hitab eden Allah (cc), insanı yaratan ve onun fıtratını en iyi bilendir. Onların kalplerine ölümün hakikat olduğunu söyleyerek dokunuyor. Bu ölüm, habersiz olduğu bir sırada ğayb âleminden gelip onları kendilerini yakalayabilir.
"Ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğini düşünmüyorlar mi?" Ama onlar ecelin yakın olduğunu nerden bilebilirler ki?
Onlar Allah'ın bildiği gaybından habersiz oldukları ve Allah'ın hükmünden kurtulamayacak bir durumda oldukları halde ecelleri ansızın gelir.
Ecelin yakın olduğunu söyleyen bu dokunuş kalpleri derinden sarsar. Muhataplar belki kendilerine gelirler, belki gaflet uykusundan uyanırlar. Akleden kalpler böyledirler. Ama aklını çalıştırmayan kibirli kimseler inat edebilirler, etkilenmeyebilirler.
İşte bu Kur’an’ın metodudur,, insan psikolojisine, bütün duygularına hitap etmektedir. O kuru tartışma yerine duyguların harekete geçmesini, tefekkür etmesini, hak davetle dirilmesini istemektedir. (Enfâl 8/24)
Günümüzde İslama davetin metodu da bu olmalıdır. Zira insan yine o insandır. İlmi yönünden ne kadar tekâmül ederse etsin, gelişirse gelişsin; yapısında (yani fıtratında) bir değişiklik olmayan insana Allah'ın hitabı ve değişmez kelâmı olan Kur'an da yine o Kur'an'dır.[31]
Devam eden âyette şöyle deniyor: "Allah'ın saptırdığı kulu hiç kimse doğru yola iletmez. O sapıkları, azgınlıklar içinde debelenmeye bırakır."
Kendi tercihi ile sapıklığa düşenler, ancak görmek ve düşünmekten habersiz olan, aklını kullanmayani akleden bir kalbe sahip olmayan kimselerdir.
Bunun sonucu olarak Allah'ın âyetlerini görmek ve onları düşünmekten gafil olanları Allah sapıklığa iter. Zira onların kendi serbest iradeleriyle tercihleri budur. Allah'ın hak edeni sapıklığa ittiği kimseyi bundan sonra kimse doğru yola iletemez. Böyleleri sonuna kadar dalâlette kalmaya devam ederler.
Onların sapıklıkta debelenmeye bırakılması onlara bir haksızlık değildir. Çünkü basiretlerini ve yüreklerini Hakka ve Hakkın her türlü âyetlerine kapatanlar kendileridir.
Üçüncüsü;
Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra... şeklinde.
“İşte sana gerçek olarak okuduğumuz bunlar Allah'ın âyetleridir.
Artık Allah'tan ve O'nun âyetlerinden sonra hangi söze iman edecekler?
Allah kimi (hak ettiği için) saptırsa, artık ona yol gösterecek kimse yoktur.” (Câsiye 45/5-7)
Bu ayet aynı lafızla Mürselat 77/50de geçmişti. Orada her bir türün delili ayrı ayrı anlatıldıktan sonra, öldünten sonra dirilme ve ceza olayının kanıtları gösterilmiş ve inakrcılar ‘veyl’ ve ‘helâk’ ile tehdit edilmişlerdi.
Burada da kesin olarak inanan kimseler ve aklını kullananlar için ibret verici âyetler hatılatıldıktan sonra “Artık Allah'tan ve O'nun âyetlerinden sonra hangi söze iman edecekler?” deniliyor. Bütün bu ayetlerde geöen ‘hadis’ Allah’ın kelamı (sözü) olan Kur’an’dır.
Mürselât 77/50deki karine onu yalanlayanlara karşı yapılan tehdit olurken, Câsiye 45/6daki karine bu sûrenin Kitab’ın zikriyle başlamasıdır. Buna göre anlamı; Câsiye ilk âyette ve işaret olunan diğer âyetlerde zikredilen Allah’ın Kitabı’ndan sonra hangi söze iman edecekler şeklindedir.
Şöyle anlamak mümkün: Muhammed (sav) Allah’ın Elçisidir ve O’nun adına apaçık bir uyarıcıdır. O insanları bu sözle, yani Kur’an ile Allah’ın emrettiği şekilde uyardı. “Bu Kur’an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için bana vahyolundu” (En’am 6/19)
Kur’an beyan açısından ilahi kitaplar içinde en mükemmeli, burhan açısından en güçlüsü ve otorite açısından en kudretlisidir. Buna iman etmeyene şaşmak gerek. Berrak bir suyla susuzluğunu gidermeyen birisi, suzuluğunu başka ne ile giderebilir? Gün ışığı görmeyen, ona benzer başka hangi ışığı bulabilir.[32]
"İşte bunlar Allah'ın âyetleridir” yani bu âyetler O‘nun varlığının delilleridir, belgeleridir.
Allah’ın âyetlerinden (yani Kur’an’dan) sonra hangi söze iman edecekler. Şu âyet buna işaret ediyor: "Allah sözün en güzelini indirdi” (Zümer 39/23)[33]
İşte bu âyetler Allah'ın âyetleridir, kelâmıdır. O'nun vahdaniyetinin (birliğinin) ve kudretinin delilleridir. Allah (cc) onları Son Elçi’ye hak ile okudu. Allah’ın okuduğu, ya da indirdiği âyetlerde yalan ve bâtıl olan bir şey de olmaz.
Özellikle inkârcı insanlar Allah’ın sözünden, bir görüşe göre Kur’an’dan sonra hangi söze (hakikat diye) inanacaklar?[34]
Ey Rasûlüm, bu âyet ve deliller, rabbinin, yaratıklarına bildirdiği âyet ve delillerdir. Biz onları sana bir gerçek olarak bildiriyoruz. Ey Elçi, Allah'ın sana bildirdiği söz ve âyetlerinden sonra artık bu müşrikler, hangi söze inanacaklar? Allah’tan daha doğru söyleyecek birini nasıl bulacaklar?[35]
“İşte bunlar, dikkat çekilen yaratmakla ilgili bu âyetler ve onları anlatan bu indirilmiş âyetler, bu sûre Allah'ın âyetleridir. Allah'ın kudret ve irâdesini, hikmet ve hükümlerini anlatmak için ortaya koyduğu ve indirdiği delillerdir. Allah ve âyetlerinden sonra artık hangi söze inanacaklar? Yani Allah'a ve âyetlerine inanmadıktan sonra o imansızlar hangi söze inanırlar, hiç? (Yani hiçbir şeye inanmazlar.)”[36]
“Hiçbir söz etkinlik bakımından yüce Allah'ın Kur'an'daki sözlerinin düzeyine erişemez. Hiçbir sanat görkemlilik açısından yüce Allah'ın evrendeki sanatının düzeyine ulaşamaz. Ve hiçbir gerçek Allah'ın sunduğu gerçeğin kalıcılığının, açıklığının ve kesinliğinin düzeyine çıkamaz. Peki "Allah tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?" Öyle ise inanmayanlar tehdide ve tepelenmeye layıktırlar”[37] (Kutub, S. fi-Zılâli’l-Kur’an, 5/3224)
Yani, tevhid hakkındaki delilleri bizzat Allah’ın (cc) kendisi ihaber vermesine rağmen, yine de bazıları iman etmezler.
Bundan sonra böylelerini kim doğru yola iletebilir? Bu, Allah'ın kesin ve son sözüdür. Yine de inanmaz olurlarsa, Kur'an'da onlar hakkında beyan edilen hakikatler, hükümler değişmez.[38]
Allah (cc) inkârcılara şöyle soruyor:
“İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Artık haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır? O hâlde nasıl (sapıklığa) döndürülüyorsunuz?” (Yûnus 10/32)
Niçin bu hak davetten yüz çeviriyorlar, köşe bucak kaçıyorlar?
“Böyle iken onlara ne oluyor ki âdeta aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi öğütten yüz çevirip kaçıyorlar!
Daha doğrusu onlardan her biri, kendisine, (önünde) açılmış sahifeler (ilâhî vahiy) verilmesini istiyor.
Hayır! Aslında onlar ahiretten korkmuyorlar.
Asla! Ama bilsinler ki bu, gerçekten bir öğüttür, uyarıdır!” (Müdessir 74/49-54)
-Kur’an’ın bazı özellikleri
Rabbimiz Hâkka Sûresinde Kur’an hakkında şöyle buyuruyor:
“Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur’an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin (Allah’tan alıp tebliğ ettiği) sözüdür.
O, bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!
Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!
O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.
Eğer (Elçi) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık.
Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.
Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı.
Doğrusu Kur’an, takvâ sahipleri için bir öğüttür.” (Hâkka 69/38-49)
Onun bazı özelliklerin beyan eden âyetlerden örnekler:
1.Allah’tan gelen bir kitap olması
O, Allah’ın kelâmıdır.
"Bu Kur'an, Allah'ındır. O'ndan başkasına nispet edilemez. Ancak o daha önceki inen Kitapları tasdik edici ve hükümleri açıklayıcı, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. Bunda hiç şüphe yoktur." (Yûnus 10/37)
"Onlar hâlâ Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunu ve manasını düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı muhakkak ki içinde birbirini tutmayan çok söz ve ifâdeler bulurlardı." (Nisâ 4/82)
"Bu Kur'an, sana, hükmünde hikmet sahibi olup herşeyi bilen Allah katından veriliyor." (Neml 27/6)
"Bu Kur'an, Rahmân, Rahîm tarafından indirilmedir." (Fussılet 41/2)
"Kur'an'ı şeytanlar getirmedi; Kur'an'ı indirmek onlara uygun düşmez; hem de buna güçleri yetmez." (Şuarâ 26/210- 211).
Bu Kitab'ın Allah'tan geldiğinde şüphesi olanlara lâ raybe fih ifâdesini teyid için yukarıdaki âyetlerle geniş açıklamalar yapılmaktadır.
2.Vahiy yoluyla gelmesi
Allah (cc) tarafından Muhammed’e (sav) 23 yıl boyunca vahiy yoluyla indirilmiştir.
“Şehirlerin anası Mekke halkı ile onun çevresindekileri uyarman ve geleceğinde şüphe bulunmayan toplanma gününün dehşetinden sakındırman için sana böylece Arapça bir Kur’an vahyediyoruz. O gün geldiğinde insanlardan bir kısmı cennette, bir kısmı ise çılgın alevli cehennemde olacaktır.” (Şûrâ 42/7)
“İşte biz böylece sana emrimizle ölü kalplere hayat bahşeden bu Kur’an’ı vahyettik. Yoksa daha önce sen kitap nedir, iman nedir, bilmezdin. Biz Kur’an’ı bir nûr kıldık ki, onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola ulaştıralım. Sen de hiç şüphesiz insanlığı dosdoğru bir yola çağırmaktasın.” (Şûrâ 42/52)
“Onlara: “Kimin şâhitliği daha büyük ve daha önemlidir?” diye sor. Cevap vermezlerse şunu söyle: “Benimle sizin aranızda Allah şâhittir. Bu Kur’an, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi ebedî azaba karşı uyarmam için bana vahyedildi. Siz, Allah ile birlikte başka ilâhların bulunduğuna gerçekten şâhitlik mi ediyorsunuz?” Şunu da söyle: “Ben buna şâhitlik etmem!” Ve de ki: “O, ancak bir tek ilâhtır ve elbette ben sizin O’na ortak koşmanızdan da, koştuğunuz ortaklardan da bütünüyle uzağım.” (En’am 6/19)
“Sen, Rabbinden sana ne vahyediliyorsa ona uy. O’ndan başka ilâh yoktur. Müşrikler ne derse desin aldırma, onlara ehemmiyet verme.” (En’am 6/106)
“Onlara istedikleri türden bir mûcize getirmediğin zaman: “Onu da bir taraftan derleyip toplasaydın ya!” derler. De ki: “Ben, ancak, Rabbimden bana vahyedilene uyarım. İşte bu Kur’an, Rabbinizden size gelen ve gerçeği gösteren belgeler, iman edenleri doğru yola ileten bir rehber ve rahmettir.” (A’raf 7/203)
“Sana vahyedilene uy! Allah hükmünü verinceye kadar da sabret! Çünkü O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” (Yûnus 10/109)
“Biz, sana vahyettiğimiz bu Kur’an ile kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Oysa sen daha önce bunları hiç bilmezdin.” (Yûsuf 12/3)
“Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O’nun kelimelerini değiştirebilecek hiçbir kuvvet yoktur. O’ndan başka bir sığınak da bulamazsın.” Kehf 18/27)
“Hak olan, hâkimiyetin gerçek sahibi olan Allah yüceler yücesidir. Rasûlüm! Sana vahyedilmesi henüz tamamlanmadan önce unutma endişesiyle Kur’an’ı okumakta acele etme! “Rabbim! Benim ilmimi artır!” diye dua et.” (Tâhâ 20/114)
“Sana kitaptan ne vahyediliyorsa onu okuyup başkalarına da anlat. Namazı da dosdoğru kıl! Çünkü bütün şartlarına riâyet edilerek hakkıyla kılınan namaz, insanı her türlü hayasızlıktan, dînin ve aklın kabul etmediği şeylerden alıkoyar. Allah’ı zikretmek ise en büyük ibâdettir. Allah, bütün yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut 29/45)
“Sana vahyettiğimiz bu kitap, kendinden önceki kitapları doğrulayıcı olarak gelen gerçeğin tâ kendisidir. Elbette Allah, kullarından hakkıyla haberdârdır, onları görmektedir.” (Fâtır 35/31)
3.Benzersiz bir kitap olması
Kur’an, bilinen kitaplara benzemez. Onun konuları, üslubu, düzeni, okunuşu, olağanüstülüğü kendine aittir. İnsanların yazdığı kitaplarla kıyas edilemez.
Onu ilk defa eline alan onu düzensiz, çok tekrarı olan, çelişkili konulara yer veren bir kitap zanneder.
Kur’an edebiyat değil, hayattır. Yani Kur’an hayata müdahele için vardır. Ona belli bir konuda yazılmış kitap olarak değil, hayatı inşa eden bir hidayet kitabı olarak bakmak gerek.
O, bir ilim kitabı, bilimsel araştırma kitabı olmadığı gibi bir din kitabı da değildir, benzersi ilâhi bir kelâmdır.
“Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.
Bunu yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş kafirler için hazırlanmıştır.” (Bakara 2/23-24)
Bir hadis rivayetinde şöyle geçiyor:
el-Hârisu’l-A’ver şöyle anlatmış: “Bir mescide uğramıştım. İnsanlar orada bazı sözlere dalmışlardı. Ali’nin yanına vardım ve dedim ki:
-Ey mü’minlerin emiri, görüyor musun insanlar (boş) sözlere dalmışlar. Ali:
Onlar böyle mi yaptılardedi. Ben;
-Evet dedim. Bunun üzerine şöyle dedi:
-Ben Rasûlüllah’ın şöyle dediğini işittim:
-Dikkat edin gelecekte fitneler çıkacak. Ben de ona sordum:
-Bu fitnelerden çıkış nasıl olabilir?
-Kitabullah (Allah’ın kitabı Kur’an) ile. Onda sizden öncekilerin kıssaları, sizden sonrakilerin haberleri, kendi aranızda olanların hükümleri vardır. O, doğruyu eğriden ayıran (Furkan) kitaptır. O, hiçbir zaman anlamsız konuşmaz. O, Allah’ın sağlam ipidir. O, zikr-i hakîmdir.
O, dosdoğru yoldur. Kötü arzular asla O’nu hedefinden saptıramaz. Diller O’nu karıştırıp bozamaz. Âlimler O’na doyamaz. Müttakîler O’ndan usanmaz. O tekrar tekrar okunmakla eskimez. O, cinlerin işitir işitmez:
“Biz acayip bir Kur’an işittik ki, doğruya iletir. Derhal ona inandık.” (Cîn 72/1-2) dedikleri kitaptır. O’nun ölçülerine göre konuşan doğruyu söyler. O’na göre davranan sevap kazanır. O’nunla hükmeden âdil olur. O’na çağıran doğru yola çağırmış olur.”[39]
4.Mutlak hakikat (hak) olması
Hak bazen, gerçek, sâbit, doğru gibi manalarla Kur’an’ı ve İslâm’ı ifade eder.
“Elif. Lâm. Mîm. Ra. Bunlar, Kitab'ın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen haktır, fakat insanların çoğu inanmazlar.” (Ra’d 13/1)
“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (inkâr eden) kör kimse gibi olur mu? (Fakat bunu) ancak akıl sahipleri anlar.” (Ra’d 13/19)
“Bunun içindir ki, hangi soruyla karşına çıkarlarsa çıksınlar, Biz sana mutlaka asıl doğru (hak) olan neyse onu ve en güzel açıklamayı getirmekteyiz.” (Furkan 25/33)
“Ehl-i kitaptan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek istediler. Yine de siz, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedip bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” (Bakara 2/109)
“Şöyle ki: Katımızdan kendilerine hakikatin ta kendisi zaman dediler ki: “İşte bu kesinlikle ayan beyan bir sihirdir. Musa dedi ki: “Siz (ayağınıza gelen hakikat hakkında (hep) bu tarz mı düşünürsünüz? Ne yani, şimdi bu da sihir? İyi ama, sihirbazlar (bunu) başaramaz ki.” (Yûnus 10/76-77)
Allah (cc) Kitab’ı bir gerçeklik (bi’l-hak) olarak indirmiştir.
“İşte böyle: ilahî kelâmı, hakikati sergilemek için indiren Allah olduğundan, ona karşı kendi görüşlerini dayatanlar derin bir açmazdadırlar.” (Bakara 2/176)
“O, sana Kitab'ı hak ve önceki kitapları tasdik edici olarak indirdi, Tevrat ile İncil'i ve Furkan'ı indirmişti.” (Âli İmran 3/3. Bir benzeri: Nisa 4/105. Mâide 5/48. Şura 42/17 (kitabı ve mizanı indirdi). Zümer 39/2. Zümer 39/41)
“Hakkı bâtılla karıştırmayın ve bildiğiniz hâlde hakkı gizlemeyin” (Bakara 2/42. Ayrıca bkz: Nisâ 4/105. Mâide 5/77. İsrâ 17/81, 105. Kehf 18/29)
Peygambere okunan âyetler de haktır (gerçektir). (Bekara 2/252)
5.Bir benzerinin yapılamaması, yazılamaması
Kur’an inkarcıların önce kendi benzeri bir kitap getiremeyeceklerini söyledi.
“De ki: “Bütün insanlar ve cinler şu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler ve bu hususta güçlerini birleştirip birbirlerine yardımcı da olsalar, imkânı yok, asla onun bir benzerini getiremezler.” (İsrâ 17/88. Bir benzeri: Bakara 2/23-24)
Bu mümkün olmadığına göre bari Kur’an’ın benzeri 10 sûre meydana getirsinler dedi.
“Yoksa: “Kur’an’ı kendisi uydurup sonra da Allah’a mal ediyor” mu diyorlar. De ki: “Eğer iddianızda samimi iseniz, haydi onun benzeri uydurulmuş on sûre getirin de görelim. Hatta bunu yapmak için Allah’tan başka gücünüzün yettiği herkesi de yardıma çağırın!” (Hûd 11/13)
Bu da gerçekleşmeyince bu sefer bari Kur’an benzeri bir sûre meydana getirsinler dedi.
“Yoksa “Onu Muhammed uyduruyor” mu diyorlar? De ki: “Madem öyle, eğer bu iddiânızda samimi iseniz, haydi Kur’an’ın benzeri tek bir sûre getirin. Hatta Allah’tan başka yardıma çağırabileceğiniz kim varsa onları da çağırın!” (Yûnus 10/38)
Bu âyetler Kur’an’ın hepsi gibi veya bir kısmına benzer bir kitap meydana getirilemeyeceğini beyan ediyor. Çünkü o Allah’ın kelâmıdır.
6.Beşer sözü olmaması
Kur’an’da asla Peygamber’e veya herhangi bir insana ait söz yoktur.
Muhammed (sav) tarafından yazıldığını veya uydurulduğunu iddia edenler oldu, hâlâ olmaktadır. Kur’an onların bu iddialarını reddediyor.
“En sonunda, kibirini yenemeyip sırt çevirdi de: Bu (Kur'an) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil dedi.” (Müdessir 74/23-25)
“Şüphesiz biz onların: «Kur'an'ı ona ancak bir insan öğretiyor» dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapçadır.” (Nahl 16/103)
“De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Şu farkla ki bana, ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyedilmektedir. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, sâlih ameller işlesin ve Rabbine kulluk ederken hiçbir şeyi O’na ortak koşmasın!” (Kehf 18/110)
“De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Ama bana sizin ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Şu halde dosdoğru O’na yönelin ve günahlarınız için O’ndan bağışlanma dileyin!” Gerçek ortadayken, O’na ortak koşanların vay hâline!” (Fussilet 41/6)
7.Onda hiç bir şüphenin olmaması
“Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.” (Bakara 2/2)
“Onlara şunu söyle: “İçinde neyin doğru, neyin yanlış olduğu iyice açıklanmış olarak size kitabı indiren Allah iken, aramızdaki anlaşmazlıkları çözmede O’ndan başka bir hüküm koyucu mu arayacağım?” Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Kur’an’ın gerçeğin ta kendisi olarak Rabbinden indirilmiş olduğunu bilirler. Öyleyse sakın şüphe edenlerden olma!” (En’am 6/114)
“Sana indirdiğimiz bu bilgilerin doğruluğu hususunda farz-ı muhâl en küçük bir şüphe duyacak olursan, senden önce gelip kendilerine verilen o kitabı okuyanlara sor! Elbette sana Rabbinden gerçeğin ta kendisi gelmiştir; sakın şüphe edenlerden olma!” (Yûnus 10/94)
“Sen, bu kitap sana indirilmeye başlamadan önce ne bir kitap okuyor, ne de onu elinle yazıyordun. Eğer bunları yapmış olsaydın, Kur’an’la ilgili bâtıl iddialar peşinde koşanların, onun Allah’tan geldiği gerçeği konusunda şüphe duymaya bir mazeretleri olabilirdi.” (Ankebut 29/48)
“İyi bilin ki Kur’an, kıyâmet hakkında kesin bilgiler veren bir kitap ve onun yakın olduğunu gösteren bir alâmettir. Öyleyse sakın kıyâmetin kopacağından şüphe etmeyin ve bana uyun. Dosdoğru yol işte budur.” (Zuhruf 43/61)
8.Değiştirilmesi, tahrif edilmesi mümkün olmayan bir kitap olması
İnkârcılar Kur’an’ın bazı hükümlerini beğenmedikleri için Peygamberden başka bir kitap getirmesini istediler. Hâlbuki Kur’an Allah’tandır ve insanların keyfine göre değiştirlecek bir şey değildir.
“Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (En’am, 6/115)
“Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku! Onun kelimelerini değiştirecek hiç kimse yoktur. Ondan başka bir sığınak da bulamazsın.” (Kehf, 18/27. Ayrıca bkz: Yûnus 10/15-16)
Kur’an, Tevrat ve İncil’in akıbeti gibi bir şeyle karşılaşmayacak. O değiştirilmesi mümkün olmayan, korumasını Allah’ın üzerine aldığı bir kitaptır.
“O, elbette değerli bir Kur’an’dır. (Aslı) korunmuş bir kitaptadır. Ona ancak tertemiz olanlar (melekler) dokunabilir.” (Vâkıa 56 /77-79)
“Şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hıcr 15 /9)
9.Çelişkisiz, değişmeyen hak kitap olması
Kur’an, Allah tarafından Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla indirilmiş, içinde çelişki/tutarsızlık, eğrilik, şüphe bulunmayan bir kitaptır.
“Bu Kur'an Allah'tan başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Ancak kendinden öncekini doğrulayan ve o Kitab'ı açıklayandır. Onda şüphe yoktur, o alemlerin Rabbindendir.” (Yûnus 10/37)
“Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir! dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” (Yûnus 10/15)
“Hâlâ Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı.” (Nisâ 4/82)
Kur’an’ı okuyup onun üzerinde düşünenler görürler ki, o rastgele söylenmiş söz değildir. (Tarık 86/14)
10.Yol gösterici (hidâyet) olması
Kur’an, bütün insanlar ve bütün zamanlar için kurtuluş ve hidâyet rehberidir, kılavuzdur, yol göstericidir. İnsanlara hayatları boyunca takip etmeleri gereken esasları, yasaları gösteren ve onları teşvik eden bir kitaptır.
Kur’an, insanları doğru yola iletir, Allah’ın rızasına ulaştırır, bu dünyada kalben huzurlu olmayı sağlar, ahiret mutluluğunu kazandırır. Sağlıklı bir kişiliği, huzurlu bir toplumun nasıl kuralacağını öğretir.
Kur’an, önceden gelen ilâhî kitapları doğrulayıcı olarak, kıyâmete kadar gelecek olan her kesimden, her kültürden insan için rehberdir, onlara doğru yolu gösterir. (Bakara, 2/185)
O Rabbine teslim olup, O’na hakkıyla kulluk yapmak isteyen, O’na ulaşmak için yollar arayan müslümanlara kılavuzluk eder, onlara esenlik ve cennet yollarını gösterir. (Mâide 5/15-16. Nahl 16/89. A’raf 7/52)
O, müminler, muhsinler (iyi davrananlar) ve bütün insanlar için bir hidâyet rehberi ve rahmettir. (Neml 27/76-77. Nisâ/174-175. Bakara/97, 185. A’raf/203. Yûnus 10/37, 57. Secde 32/2. Yâsîn 36/5. Lukman 31/2)
O, Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyan, kulluk görevlerinin farkında olan kimselere kılavuzdur. (Âli İmran 3/138. Bakara 2/2)
Kur’an, Rabbine teslim olup, O’na hakkıyla kulluk yapmak isteyen, O’na ulaşmak için yollar arayan müslümanlara kılavuzluk eder.
“O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şâhit göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz.
Ayrıca bu Kitab'ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.” (Nahl 16/89)
Kur’an, kesin olarak inanan, imanını günahlarla kirletmeyen kimseler için yol göstericidir.
“Bu (Kur'an), insanlar için basiret nûrları, kesin olarak inanan bir toplum için hidâyet ve rahmettir.” (Câsiye 45/20)
11.İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaran bir nûr olması
Kur’an bütün zamanlar ve mekanlar için bir ışık, bir rehber, bir kurtuluş reçetesidir.
“Elif Lâm Râ. Bu Kur’an, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisine ait olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Şiddetli azaptan dolayı vay kâfirlerin hâline.” (İbrahim 14/1-2)
“Ey ehl-i kitap ! Resulümüz size Kitap'tan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah'tan bir nur, apaçık bir kitap geldi.
Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir.” (Mâide 5/14-15)
12.Huzur ve şifa veren bir kitap olması
Kur’an, müslümanlar için bir huzur (sükûnet) kaynağıdır. Müslümanların kalpleri onunla doyar, gözleri onunla aydınlanır, onunla güçlenirler, onunla teselli olurlar.
Kur’an, manevi hastalıklar, kalp paslarının, sapıklık marazlarının, günah takıntılarının, vesvese sapmalarının, bunalımların şifasıdır.
Kim Kur’an’a yaklaşırsa, kim onun davetine uyarsa, kim onun ölçüleriyle hareket ederse; onun için ilaç olur, ona şifa verir, onun manevi hastalıklarını tedavi eder.
Kim ondan yüz çevirirse, kim onun ölçülerini reddederse o da sapıtır, zarara uğrar, aklı ve yüreği manen hasta olur.
“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.
De ki: Ancak Allah'ın lütfu ve rahmetiyle, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların (dünya malı olarak) topladıklarından daha hayırlıdır.” (Yûnus 10/57-58)
“Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.” (İsrâ 17/82)
“... De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar.)” (Fussilet 41/44)
13.Bütün insanlık için rahmet olması
Bütün bunlar da insanlık için rahmettir. Daha doğrusu Allah’ın Rahman sıfatının sonucudur.
“Gerçekten onlara, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak, ilim üzere açıkladığımız bir kitap getirdik.” (A’raf 7/52)
“Onlara bir mucize getirmediğin zaman, (ötekiler gibi) onu da derleyip getirseydin ya! derler. De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım. Bu (Kur'an), Rabbinizden gelen basiretlerdir (kalp gözlerini açan beyanlardır); inanan bir kavim için hidayet ve rahmettir.” (A’raf 7/203)
“Biz bu Kitab'ı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.” (Nahl 16/64)
“Kendilerine okunmakta olan Kitab'ı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi? Elbette iman eden bir kavim için onda rahmet ve ibret vardır.” (Ankebût 29/51. Ayrıca bkz: Yûsuf 12/111)
14.Bir öğüt, bir hatırlatıcı olması
Kur'an, akleden insanlar için bir öğüt ve hatırlatmadır. Kur'an'ı, kendi dilinden tanımaya çalışalım:
Kur’an’ın isimlerinden biri de ‘ez-Zikr’ veya el-Tezkira’dır. Yani hatırlatan, öğüt veren ve uyarandır.
“İşte bu (anlatılanlar âyetler), şüphesiz bir öğüttür (tezkira’dır). Artık kim dilerse Rabbine (varan) bir yol tutar.” (Müzemmil 73/19)
“Asla (düşündükleri gibi değil)! Bilsinler ki bu, gerçekten bir ikazdır (tezkira’dır)!
Dileyen ondan (düşünüp) öğüt alır.” (Müdessir 74/54-55)
Kur’an, bütün insanlar;“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.” (Yûnus 10/57. Ayrıca bak. Zümer 39/27. İbrahim 14/52)
âlemler; “İşte o peygamberler Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: Ben buna (peygamberlik görevime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur'an) âlemler için ancak bir öğüttür.” (En’am 6/90. Ayrıca bak. Yûsuf 12/103-104. Sâd 38/86-87)
mü’minler; “(Bu), kendisiyle insanları uyarman, inananlara öğüt vermen için sana indirilen bir kitaptır. Artık bu hususta kalbinde bir şüphe olmasın.” (A’raf 7/2. Ayrıca bkz: Zariyât 51/55. Bakara 2/221, 231. Âli İmran 3/118-120)
muttakiler; “Doğrusu o (Kur'an), takva sahipleri için bir öğüttür.” (Hâkka 69/48)
“Andolsun ki biz size (gerekeni) açık açık bildiren ayetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvaya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik.” (Nûr 24/34. Ayrıca bkz: Tâhâ 20/1-3. Âli İmran 3/138-139. Kâf 51/45)
diri olanlar; “(Bu Kur'an) üstün ve çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.
Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir.” (Yâsîn 36/5-6)
“Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah'tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.
Diri olanları uyarsın ve kafirler cezayı hak etsinler diye.” (Yâsîn 36/69-70. Ayrıca bkz: En’am 6/155-157) için öğüttür, hatırlatmadır.
15.Hem müjdeleyen, hem de uyaran bir kitap olması
Kur’an, kötü insanları, zalimleri, inadına inkâr edenleri, kötü sonuçlarla, cehennem cezasıyla uyarıyor; hatta onları tehdid ediyor.
İman edip salih amel işleyenleri ise güzel sonuçlarla, ilahî ödüllerle, sonsuz kurtuluş ve cennetle müjdeliyor.
“(Kur'an) rahman ve rahim olan Allah katından indirilmiştir.
(Bu,) bilen bir kavim için, ayetleri Arapça okunarak açıklanmış bir kitaptır.
Bu kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz çevirdi. Artık dinlemezler.” (Fussilet 41/2-4)
“Biz onu böylece Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur'an) kendileri için bir ibret ortaya koyar.” (Tâ-hâ 20/113)
16.Mü’minler için başvuru/ana kaynak kitabı olması
İslâmı din olarak seçenlerin her konuda referans almaları gereken temel kaynak Kur’an’dır.
Müslümanlar helâl ve haram ölçülerini, inanç esaslarını, ahlâk ilkelerini, değer yargılarını, mutluluğun prensiplerini ondan alırlar. Hayatlarına ve davranışlarına ait hükümleri Kur’an’dan alırlar, ya da Kur’an’a göre hükmederler.
“Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.” (İsrâ 17/9)
“Andolsun onların (geçmiştekilerin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulabilecek bir söz (hadisen) değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidâyettir.” (Yûsuf 12/111)
17.Furkan olması
Kur’an’ın bir adı da Furkan’dır. Yani hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan, hidâyeti sapıklıktan ayıran ölçü demektir.
“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır...” (Bakara 2/185)
O helerin hak, nelerin bâtıl (geçersiz-yanlış) olduğunu bildirir. Müslümanlar için her konuda şaşmaz ölçüdür, mihenk taşıdır.
“Âlemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed'e Furkan'ı indiren, Allah, yüceler yücesidir.” (Furkan 25/1)
“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resul'e götürün (onların talimatına göre hâlledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisâ 4/59)
Kur’an’ın gönderiliş sebebi insanların anlaşmazlığa düştükleri konularda onlara doğru ve hak olan şeyi öğretmektir. Onlara doğru yolu göstermektir. En adaletli hüküm vermelerini sağlamaktır.
“Biz bu Kitab'ı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.” (Nahl 16/64)
18.İnsanlara ilâhi bir duyuru (tebliğ) olması
Kur’an, insanlara gerçekleri en uygun bir dille, ikna edici bir üslupla, uyaran ve müjdeleyen bir metodla, en etkileyici bir dille duyuran ilahi bir tebliğdir.
“Bu (Kur'an), insanlara bir tebliğdir. (İnsanlar), bununla uyarılsınlar; O'nun yalnız Tek tanrı olduğunu bilsinler ve sağduyu sahipleri öğüt alsınlar diye (gönderilmiştir).” (İbrahim 14/52. Kâf 50/45)
*İşte böyle olağanüstü özellikleri olan ve mutlak hakikat/doğru, hidâyete (en doğru yola) ileten, Yüce Bir Makam’dan gelen ilâhi bu sözden/kelâmdan, mesajdan sonra ona zıt olan hangi söze, kitaba, görüşe, felsefeye, dinler adına uydurulmuş kitaplara iman edecekler, ederler?
-Bir demogoji örneği
Görüldüğü gibi Kur’an hadis kelimesini haber ve daha çok söz-kelâm, haber anlamında kullanıyor.
Âyetlerde hadis kelimesi geçiyor diye, bunu terim anlamıyla alıp “bakınız Kur’an bile hadisleri reddediyor” noktasına varmak, Peygamber’den rivâyet edilen hadislerin ve haberlerin tümünü Allah’ın da reddettiğini iddia etmek, hepsine uydurma demek, hepsinin hükmünü olmadığını söylemek şüphesiz ilmi bir yaklaşım olmadığı gibi, iyi niyetle bağdaşmaz, Kur’an’ı kendi bağlamında, kendi iç bütünlüğüyle, âyetleri maksatlarını anlamak üzere de bir okuma değildir.
Nasıl olur, Rabbimiz Rasûlüllahtan sonra süreç içerisinde terim/kavram anlamı kazanmış hadis sözüyle hadisleri nüzûl sürecinde reddetmiş olsun?
Kaldı ki bu âyetlerde geçen hadis kelimesinin terim anlamıyla da, Rasûlüllah’ın sözleriyle de hiç bir bağlantısı yoktur. Âyetlerine bağlamına bakılırsa bu rahatlıkla anlaşılır.
Bilinen bir gerçek şudur ki hadis kelimesi sahabeden itibaren Rasûlüllah’ın sözü anlamında terim olarak gelişmiştir.
Sormak lazım; Kur’an’ın indiği dönemde terim olarak hadis ve hadis rivâyeti, hadis ilmi, muhaddis var mıydı? (Hadis terimleri/ıstılahlarının gelişmesi hakkında daha fazla bilgi için bkz: Yücel, A. Hadis Istılahlarının Doğuşu ve Gelişimi -Hicri İlk Üç Asır)
Sosyal medyada birileri de üzerinde durduğumuz üç âyette geçen ‘hadis’ kelimesini yine terim-ıstılah anlamıyla alıyorlar ve aynı iddiayı tekrarlıyorlar; “bakınız Kur’an bile hadisleri reddediyor, onlara inanılmamasını istiyor” dediler, diyorlar.
Luman 31/6daki ‘Lehve’l-hadis’ kalıp ifadesinde geçen ‘hadis’ kelimesini de Hadis ve Fıkıh ilmindeki terim anlamıyla alıp, sonra da buna ‘hadis eğlencesi, temelsiz sözler’ diyorlar ve bunu da diğerleri gibi “bakınız Kur’an bile hadisleri reddediyor” iddiasına delil yapıyorlar.
Şu meallere bakar mısınız?
Lokman 6
[31:6] İnsanlar arasında temelsiz Hadislere sarılanlar vardır ve böylelikle bilgisizce başkalarını TANRI’nın yolundan çevirirler ve onu hafife alırlar. Bunlar, utanç verici bir azabı üzerlerine çektiler.
Araf 185
[7:185] Göklerin ve yerin hâkimiyetine ve TANRI’nın yarattığı tüm şeylere bakmadılar mı? Hayatlarının sonunun yakın olabileceği hiç mi akıllarına gelmiyor? Bunun yanında hangi Hadise iman ederler?
Yusuf 111
[12:111] Onların tarihlerinde akıl sahipleri için bir ders vardır. Bu, uydurulmuş bir Hadis değildir; bu (Kuran), önceki tüm kutsal yazıları doğrular, her şeyin detayını verir ve iman edenler için bir yol gösterici ve rahmettir.
Tur 34
[52:34] Haydi bunun gibi bir Hadis üretsinler, eğer doğru sözlü iseler.
Murselat 50
[77:50] Bundan başka hangi Hadise sarılırlar?
Dikkat edilirse, meallerde geçen hadis kelimesi büyük harfle yazılmış. Bununla Rasûlüllah’ın hadislerini (sözlerini) kasdediyorlar.
Böylece onun sözlerini güya Kur’an’a yalanlatıyorlar. “Bakınız Allah bile hadisleri reddediyor, o hâlde biz de reddedelim”, “bakınız Allah bile hadislere temelsiz diyor, uymamızı yasaklıyor, biz niye hadis diye rivayet edilen sözlere itibar edelim” demek istiyorlar.
Bu kafa yapısına göre Rasûlüllah’tan bize kadar gelen bütün hadislere (sözlere veya haberlere) uymak, Kur’an’ın emrine karşı gelmektir (!).
Böylece bu ümmetin hadis, sünnet, siyer, yani Rasûlüllah ile ilgili meydana getirdiği koca bir müktesabâtı, ilmi, kültürü, ilgili sayısız kitabı, bu alandaki yoğun çalışmaları, bu alanda müstesna emek verenlerin emeklerini, ümmetin üzerinde ittifak ettiği bütün sünnet uygulamalarını itibarsızlaştırmaya, tarihe gömmeye çalışıyorlar. Halbuki bu ümmet bu alandaki zengin kültürü ile iftihar etmektedir. Bu zengin kültürü yok saymak, reddetmek; bindiği dalı kesmek, kendi tarihini inkâr etmek gibidir.
Doğrusunu yanlışından, uydurma olanı Rasulüllah’a ait olandan ayırmak üzere ilmi çalışma yapmak yerine bütün hadis rivâyetlerini toptan reddetmek ilmi bir tutum olmadığı gibi, iyi niyetle de bağdaşmaz.
Üstelik bu kadru kıymet bilmez, câhilce, ilimden yoksun, hoyratça anlayışlarına istedikleri anlamı (meali) vererek âyetleri, bir anlamda Allah’ı alet etmeye cüret ediyorlar.
Buna âyetlere takla attırmak mı, manipule etmek mi, demogoji yapmak mı, Kur’an mesajını ve anlamını tahrif etmek mi denir? Ya da Kur’an’ı kendi temelsiz görüşlerine alet etmek mi denir, kararı siz verin...
Bu anlayış İlâhi Kelâmı kendi görüşlerinin noteri yapmaya yeltenmekten başka nedir ki?
Kur’an’a uymak yerine Kur’an’ı kendi görüşlerine uydurmaya kalkışmak da buna denir.
Soru: Kur’an, bunların iddia ettiği gibi Rasûlüllah’ın sözleri ve Sünnetinin nakli anlamındaki hedisleri red mi ediyor?
Elbette hayır…
Zira türevleriyle birlikte Kur’an’da 36 defa geçen hadis kelimesi incelenirse bunların müslümanların bildiği ve kendisiyle amel ettiği Peygamberimize ait hadislerle isim benzerliğinden başka bir ilgisi yoktur.
Hüseyin K. Ece
12-02-2026
Zaandam
[1] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 158. İbni Manzur, Lisanu’l-Arab, 4/52-53
[2] Buhârî, Sulh/5 no: 2697. Müslim, Akdiyye/17-18 no: 1718. Ebû Dâvûd, Sünnet/5 no: 4606. İbni Mâce, Sünnet/2 no: 14
[3] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 158
[4] Müslim, Cumua/13(43) no: 867. Nesâî, Iydeyn/22 no: 1579. Bir Benzeri: Buhârî, Edeb/70 no: 6098, İ’tisam/2 no: 7277. , Nesâî, Sehv/65 no: 1312. İbni Mâce, Mukaddime/7 no: 45. Darimî, Mukaddime/23 no: 213. Ahmed b. Hanbel, 3/310, 319, 371
[5] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 158. İbni Manzur, Lisanu’l-Arab, 4/52
[6] Heyet, Mu’cemu’l Vasít, 2/843
[7] Cürcânî, S. Şerif. Kitâbu’t-Tarifât, s: 196
[8] İbnu Manzur, Lisânu’l-Arab, 13/246
[9] İbnu Manzur, Lisânu’l-Arab, 13/246
[10] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 10/205
[11] H. Tabatabâî, el-Mizan, 16/220
[12] Subhi Sâlih, Ulûmu’l-Hadis ve Mutalahahû, s: 3
[13] İbni Mâce, Mukaddime/7 no: 45
[14] Uğur, M. Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü, s: 110
[15] Subhi Sâlih, Ulûmu’l-Hadis ve Mutalahahû, s: 3-5, 10-11
[16] Komisyon, Kur’an Yolu Tefsiri (DİB), 5/456
[17] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 12/394
[18] Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl, 2/559
[19] Nesefî, Medârik’t-Tenzîl, 3/588
[20] İbnu’l-Cevzî, Muhammed. Zâdu’l-Mesîr, s: 1505
[21] Ebussuud, Tefsir, 5/805
[22] Kurtubî, el-Câmiu Ahkâmi’l-Kur’an, 2/3235
[23] Kutub, S. fi-Zılâli’l-Kur’an, 6/3795
[24] Mevdûdî, E. Tefhîmu’l-Kur’an, 6/580
[25] Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, 1/427
[26] Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl, 1/369. Nesefî, Medârik’t-Tenzîl, 1/622
[27] Nesefî, Medârik’t-Tenzîl, 1/622
[28] İbnu’l-Cevzî, M. Zâdu’l-Mesîr, s: 532
[29] aberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 6/135
[30] İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 2/70
[31] Kutub, S. fi-Zılâli’l-Kur’an, 2/1407
[32] Abduh, M.-Reşid, R. Menâr Tefsiri (Çev.). 10/431
[33] Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl, 2/386
[34] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2802
[35] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 11/253
[36] Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (Sad.), 7/82
[37] Kutub, S. fi-Zılâli’l-Kur’an, 5/3224
[38] Mevdûdî, E. Tefhîmu’l-Kur’an (Çev.), 5/318
[39] Tirmizî, F. Kur’an/14 no: 2906 Ğarib (zayıf) hadis kaydıyla… Dârimî, F. Kur’an/1 no: 3334